29 Nisan 2011 Cuma

Bedenin toprağa karışıp gözyaşlarının akıtıldığı o yere giderken görmüştüm mezar taşı yapan insanları. Halbuki öldükten hemen sonra hazırdır diye düşünüyordum o taşları; değilmiş.

Binlerce mezar taşının arasından giderken sessizleşiyor insan; başbaşa kalıyor belki de ilk kez bu kadar kendisiyle. Göz ucuyla da mezar taşlarının üzerindeki yazılara bakıyor tüm ciddiyetiyle. "Ozan Yavuz Baytemir, 5 Eylül 1984-... Ruhuna Fatiha". Noktaları doldurmak zor; cesaretim de niyetim de yok zaten. Bırak mezar taşı hazırlayanlar doldursun boşlukları. Bir de şöyle yazsınlar köşesinde ufacık bir yere: "Ben mutlu bir adamım..Beraber mutlu olduğum herkes hakkını helal etsinler..Diğerlerinin ise canları sağolsun. Kıblem hep aydınlık hep huzur dolu olsun."

15 Ocak 2011 Cumartesi

özlem

Uzaklar, hiç bu kadar yakın olsun istememiştim. Hele ki o uzaklara, keyfine vara vara gidebilmeyi saymıyorum bile. Zamanın tükenme derdini yaşamadan, öyle pişkin pişkin gidebilmeyi özledim. Trenle İstanbul seyahati mesela.Son vagondaki rakı-balık keyfini, daha ismini bilmediğim insanlarla kadeh tokuşturmayı özlemişim. Adalar'daki fayton, Amasra'daki tekne turlarını özledim. Deniz fenerinin altında yapılan fısıldaşmaları, o sırada kayalara çarpan dalgaların verdiği serinlik hissini özledim. Fedon'un şarkılarını, şarkıları eşliğinde aptalca şeyler yazmayı özledim. 3 aylık uzun tatilleri ve bu tatillerde yaşanan masum aşkları özledim. Meandros ekibi özledim. Sahneye çıkıp sirtaki yapmayı, zeybek oynamayı özledim. Meyhaneden her çıkışımızda verdiğimiz Girit sözlerini de özledim. Motor seyahatlerini özledim. Özellikle de şu Beypazarı, Eskişehir,Ankara rotasında yaptığımızı. Kıbrıs'ı özledim. Dalından portakal toplamayı da, yağmurda araba kullanırken yanımda uyumanı da.
O anlar işte..Özlenen anlar. Değerini bilmeli insan.

11 Mayıs 2010 Salı

Hoş Geldin Kruşa

Saat 00:21. Şimdi bavulunu hazırlıyor birileri.Ta Hollanda'ya okumak için giden kızımız, belki de sırf bahar şenliklerine katılabilmek için geliyor ODTÜ'ye.Daha kimlerin geleceğini bile bilmeden "Yine b.k gibi bir program hazırlamışlar!" diye standartlaşmış hayıflanmamızın aksine,sadece baharın gelmesini bile bahane edip, içindeki enerjiyi eski 45'liklerde dışa vurmak istiyor birileri..
O birilerinin bu tip huylarını da başka birileri seviyor tabi :)

Bir varmış bir yokmuş.
Bu döngü de böyle devam edermiş..
Ey Müge Kruşa kızımız,
Evine Hoş Gelmiş..

10 Mayıs 2010 Pazartesi

www.ozanyavuzbaytemir.com


Çok yakında yepyeni fotoğraflarla karşınızda olacak..

27 Mayıs 2009 Çarşamba

hayatımın yeni rengi

favori rengim kırmızı..böyle koyu olanından ama..kan kırmızısı, ıslak ve keskin bir kokusu olan, enerjisini barındıran içinde..reenkarnasyon varsa vampir olduğumu düşünüyorum..tabi vampir türünün varlığını sorgulamadan sadece onun özelliklerini düşünerek yapıyorum bu tahmini..bu gece ise mavi rengine hayran kaldım aslında. hani eskiler bilirler, star tv de 22:00'de yayına giren parlement gecesi sinemları vardı ya hani..işte ordaki parlement mavisine hayranlığım. odamın ışıkları kapalı, sadece pc'deki masaüstünden ortamı aydınlatan parlement mavisi var. neon lamba tadında, eğlenceli, içi hareketlendiren bi renkmiş bu renk..artık hayatımın ikinci rengisin parlement mavisi ;) hayatıma hoşgeldin..

4 Mayıs 2009 Pazartesi

geç kalmış özür

en güzel yazımdı fotoğraflarını çektiğim kızı düşünerek kaleme aldığım duygularım..sonrasında da becerememiştim zaten şöyle güzel birşeyler yazıp da defalarca kendi yazdıklarımı okumayı..bunun suçlusu da hep seni görmüştüm ve bunu yüzüne vurmuştum defalarca acaba üzülür mü diye düşünmeden..bencilce suçlayıp durmuştum seni, hiçbirşey hissetmemiştim..
sanırım eski sayfaları tekrar aralamanın vakti geldi..günah çıkarmanın vakti belki de.. filmlerdeki gibi..keşke o kadar kolay olsa demi, ama değil, biliyorum.. eskiden bilmezlikten gelirdim ve ona inandırırdım kendimi büyük bir gazla; ama artık inanmıyorum..kendime inanmıyorum.. evet, günah çıkarıyorum ve hep suçladığım kıza yazıyorum bu yazıyı..böyle olacağını bilir miydim, hayır..peki sen? bilmiyorum..
geçen gece seni gördüm rüyamda..yine gelmiştin yanıma eskisi gibi; ama bir gerginlik vardı aramızda..sonuçta aldatmıştım seni ve eskisi gibi olmayacaktı belki de hiçbir şey..sonra o geceki gibi fenalaşmıştın ve hastaneye götürmüştüm seni..doktor gelmişti yanıma ve o "öldü" demişti..annene söleyememiştim bunu, ama o anlamıştı kızının cennete gittiğini..ağlamıştı, ağlamıştım..hani anlatırdın da çok da takmazdım telefonda..böle ağlayarak yataktan kalkmayı ilk defa senle yaşadım o rüyada..şimdi de yazarken gözlerimden akıyo yaşlar..tıpkı senin bana yazarken ağladığın gibi..
bunları yazmak o kadar zor ki..bir yandan gözlerimi kapadığımda senle yaşadığımız o masum şeyler geliyor gözümün önüne; bir yandan da beni kaybetmemek için yaptıklarını kendi tarafımdan anlatıp da senle ilgili söylenen o şeyleri duyuyorum kulaklarımda..
senin tek suçun beni sevmekti..hem de çok..hatta iddia da etmiştin beni senin kadar sevecek birini bulamazsın diye..evet bulamadım..senin kadar sevebilcek birini bulamadım..hatta sen de sevmiyorsun beni artık.nefret ediyosun belki de..söylediğine göre bir gram saygın da kalmamış bana artık..vesaire vesaire..böyle işte..bunları yazarken acı çekiyorum; ama biliyorum ki bu acıyı çok daha önceden çekmeliydim..
Belki geç ama senden özür dilerim.

16 Ocak 2009 Cuma

insanlık sona artık daha yakın

Sona daha yakın artık insanlık..
Burnumuzun dibinde insanlar öldürülüyor, kafesin içine tıkanıp ölüme daha da yakın hale getiriliyorlar. Bu vahşete "dur" diyecek insanlar ise, bu zulümden sorumlu olan utanmazlarla aynı masada, güya medeni bir ortamda en güzel pozlarını veriyorlar deklanşöre her basıldığında..
Sona daha yakın artık insanlık..Daha doğrusu özüne daha da yakın..Ama artık daha güçlü ve daha yok edici olduğundan, otoliz gibi bu sefer kendisini sindiriyor. Beraber yaşamayı reddedip, zayıf olana yaşama hakkı tanımıyor..
Tarih, insanların geçmişte yaşananlardan dersler çıkarması için gereklidir derlerdi hep. Hani nerde peki? Geçmişinde fırınlarda yakılıp yağlarından sabun yapılmış bir toplumun bu konularda daha duyarlı olması gerekmez mi? Sınır kapılarına gidip her bombayı sanki bir havayi fişek patlarcasına mutluluk içinde izleyen bir ruh hali ne kadar sağlıklı, ne kadar insani olabilir..
İnsanlık sona artık daha yakın..Buna tanık olup çaresizce izlemek ise kahredici..

8 Aralık 2008 Pazartesi

kararsızlık

"En kötü karar kararsızlıktır" der babam..Belki o da başkasından duyup da söylemiştir; belki de yaşadıklarından çıkardığı bir sonuçtur, ama gerçeklik payı vardır muhtemelen..
Bu aralar ben de bu kararsızlık içerisindeyim sanırım. "sanırım" kelimesini derken bile içindeki kararsızlığın varlığı o kadar belli ediyor ki kendini..
pofff konuyu açmasam iyi olacak galiba..
neyse, çözünce olayları yazarım tekrar umarım..

29 Eylül 2008 Pazartesi

-hayata parantez açıp devam et-

Her oyunun oyuncuları ve bu oyuncuların uymaları gereken kuralları vardır. "Oyun değil bu, ciddi birşey!" diyenlerin aksine de, her oyunun içinde bir ciddiyet, sonunda ulaşılması hayal edilen bir zafer yer alır.


Hayat da bir oyundur aslında. Hem de bize oynanan ciddi bir oyun. Yaşamın içinde rastladığımız insanlar da, ya bir oyuncu ya da birer seyircidirler. Kimi aktiftir, kimi ise pasif; olsalar da olur, olmasalar da. Hayatımızdaki her bir birey-aktif olsun ya da olmasın, hayatın bizlere oynadığı bu oyuna her an yeni birşeyler katıp, bu oyundan bir şeyleri alabilirler.


Yaşadığım bu son dönemde de, etrafımdakilerden çok şey kazandım. Hayata karşı galip geliyor olduğumu da hissettim çoğu zaman. Ama, kim bilebilir ki hayatın aslında senden çok daha önde olduğunu ve sen onunla oyun oynadığını sanarken, onun senle oyun oynadığını?


Acı bir deneyim..


Ama bir deneyim işte. Pollyannacılık oynamak gerekirse, sana birşeyler katan, seni döverek de olsa terbiye eden bir süreç..Bu süreçte artık daha güçlü olacaktır insan. Direnci artacaktır..Ama aynı zamanda bir yerleri yaralı kalacaktır .İlk başlarda çekilen acılar, bu deneyimi sana yaşatanın oyundan atılmasıyla da dinecektir..Belki de öyle umulup kendini kandıracaksındır. Ama artık bir karar vermişsindir ve eski sevgili ile görüşmem diyenlerin yanlış düşündüğünü anlattığım zamanların aksine, daha sevgilin bile olmamış birini hayatından tamamen ve sonuçlarını düşünmeden çıkaracaksındır.



"nefret ile doğan aşk" yazısı sonunda aldığım cevap ile seni parantezin içinde kapatıp, oynuma devam ediyorum. Umarım, hak ettiğin gibi bir sonun olur ve kendi oynunda galibiyet golünü atıp o günkü gibi sevinirsin.


16 Eylül 2008 Salı

nefret ile doğan aşk

Bir kış gecesiydi seni ilk gördüğüm o gece..Somsoğuk bir hava ve buna isyan edercesine sımsıcak bir kız vardı karşımda..İçimi ısıtan değişik bir havan vardı ve rüyalarımda gördüğüm ,ama tam yüzünü bana çevirirken uyandığım o kıza benziyordun işte..Büyülü, merak uyandıran, beni heyecanlandıran o kıza.

Ama o gece de, rüyalarım gibi yarım kalmıştı işte. Üstelik, çok da geleceği olmayan bir rüya olmuştu o gece benim için..Her ne kadar sen, benim için o kalabalıkta tek olsan da; ben senin için bir hiçtim sanki. Bu durum karşısında ise çaresiz ve mutsuzdum..Biraz da durumu kabullenememenin verdiği hırs ve nefret ile dolmuştu içim. Sanırım, aşkın nefretle beslenen halini yaşamaktaydım o gece..

Aradan aylar geçti ve seni hiç görmedim o yarım kalmış rüyadan sonra. Arada gizliden gizliye internetten fotoğraflarına bakmakla yetinirdim sadece. Bazı günler ise seni, hayalinle yaşatırdım içimde.İsmini duyduğumda ise kalbim pat pat diye atmaya başlardı nedensizce..Bir çocuk gibi heyecanlanırdım, içim titrerdi; ama belki de aşkın karşılıklı olması gerektiğine olan inancımdan, bunun geçici bir heves, sana ulaşamamının doğurduğu bir hırs olarak görmeye çalışırdım hep.

Artık başaramıyorum "lübof"..İçim ağlarken, yüzüm nasıl güler bilmiyorum. Karşıma çıktığın an sana nasıl bakmalıyım, gözlerindeki derinliğe kendimi kaptırmamak için ne yapmalıyım konusunda da artık bir fikrim yok. Sanırım tek ihtiyacım olan, o derinlikten bana bir ışık yakman ya da beni tamamen bir karanlığa terk edeceğini söylemen..

Hayat bir masalsa eğer, bu masalın başlangıcı; yazılan bu yazının da sonu sana bağlı..Kuşlarımı yolladım bile yanına, senden bir cevap bekliyolarlar. Seni düşünen bu çocuk için iyi bak kendine..

teşekkürler fotoğraf için : http://hiriell.deviantart.com/art/hate-love-19249722


-resmen kaşınmak denir buna-

Okul bitti, hem de yüksek şeref oldum..Güzel..
Tatil yaptım, hem de 2 ayı aşkın bir süre..O da güzel..
İş buldum, hem de evime 15 dakka uzaklıkta ve güzel parası var..Çok ama çok güzel..
Peki yüksek lisans nerden çıktı şimdi ya. Resmen kaşınmak diyorum ben buna. Herşey güzelken ve rahat gidiyorken, niye ağır bir sorumluluk yükledim ki omuzlarıma?
Master işini tamamlayınca uzmanlık alanım da "titreşim" üzerine olacak güya..Hani o bildiğimiz vibratörlerin çalışmalarını inceliycem en profesyonel şekilde:) Aslında böyle düşününce çok eglenceli geliyo ve şevkle başlayası geliyo insanın.Harbiden ya,yazı yazmanın güzelliği burda. Kendi kendine düşünme fırsatı buluyor insan. Evet, evet.. Eğer korkarsam, kaldıramayacağımı düşünürsem bu master'ın ağırlığını "vibratörleri" düşünecem. Ne kadar yararlı bir icad olduklarını ve benim de bu mekanik yapıyı daha da zevkli hale getireceğimi hayal edeceğim..

Bu yazıyı neden yazdım peki ey Ozan..Bir gün , bir gün derken bir 5-6 ay sonra tekrar okuduğumda şu anki duygularımdan ne kadar uzak veya yakın olacağımı görmek için.. Yürü be Ozzy.. Ver gazı kendine:)

27 Ağustos 2008 Çarşamba

-Anket Sonucu Üzerine-

Bildiğiniz gibi kısa bir süre önce bir anket yapmıştım ve "OYB nü fotoğraf çekmeye devam etsin mi?" diye sormuştum size 5 gün boyunca.
Benimle beraber 113 arkadaşımın katıldığı anketin sonucuna göre;
68 EVET,
31 HAYIR ve
14 Farketmez
cevabı almış bulunmaktayım.

Tüm katılımcı arkadaşlarıma teşekkür ediyorum ve nü çekimlere daha dikkatli olmak üzere devam edeceğimi müjdelemek istiyorum.

Sevgiyle kalın..

17 Ağustos 2008 Pazar

Orada mısın?

Müzik ile okumanızı tavsiye ederim..
Yine kendimle başbaşayım ve yine senin hayalin ve klavyenin "tık tık" sesiyle yalnızlığıma git diye yalvarıyorum. Ama artık eskisi kadar gür değil sesim, kendine güveni olmayan bir tonu var bir de..


Hava karanlık, dolunay her ne kadar ben burdayım diye haykırsa da bulutlar yeryüzüne çökmüş bile..Kurduğum "sen" hayali de bu yoğun sis ile kaybolmaya başlamış artık.


Eskiden tanımadığım o insanı düşünürkenki heyecanım yok artık. "Acaba şimdi ne yapıyor?", "Benim onu düşündüğüm gibi düşünüyor mu ki beni?" ya da " Mutlu mu ki şu an?" diye sorular da sormuyorum eskisi kadar. Çünkü gerçekten var mısın artık bilmiyorum..


Hani inanmayanlara mucizevi olaylar yaşatırmış ya Tanrı, işte ben de senin varolduğuna dair bir mucize istiyorum yaratandan. Var mısın, yoksa sadece bir hayalden,yalandan ibaret miymişsin diye merak ediyorum seni.


Yalan olma ihtimalin de olsa, nedense bunları yazarken bile özlüyorum aslında. Yokluğuna inanmaya başlamışken bile "bir ümit" diye kandırıyorum belki de kendimi. Bir ümit işte.. Senelerdir içimde yaşattığım, artık eskisi kadar güçlü olmayan, kırılmaya yüz tutmuş bu duygu..Bu kadar süre beklemişken seni, bir anda silemiyorum işte seni, bu duyguyu..


Ama artık bir işaret gelsin istiyorum varlığınla ilgili..Molozların altında kalan çocuk gibi "orda mısın" diye bir ses duymak ve elinden tutup bu karanlık ve ağır duygudan kurtulmak istiyorum sevgilim..


Orada mısın?
Fotoğraf: Ozan Yavuz Baytemir
Model: Pelin*

12 Ağustos 2008 Salı

-ilk kaza tecrübesi-


Kaza bu işte..Ne zaman, kime denk geleceği bilinmeyen; canına, malına zarar verebilecek hayati tehlikesi olan bir eylem aslında. 10 Ağustos 2008 tarihinde, saat 16:00'da ise benim ve Mustafa amcanın başına geldi işte. Mustafa amca derken, bana çarpan şahısdan bahsediyorum.
Kırmızı ışıkta durmuş, kalkışa hazırlanırken acı bir fren sesi ve büyük bir sarsıntıyla "hassi.tir yaaa.." diye mırıldandığım andı o an işte. Arkamdan vurmuştu bir anlık dikkatsizlikle Mustafa amca. Kazaydı işte, ne zaman, kime denk geleceği bilinmeyen bir eylemdi sonuçta..

Bu yazıyı yazma gereksinimi duymamdaki amaç, Allah göstermesin, başınıza gelecek bir trafik kazası anında sizlere özetle ne yapmanız gerektiği konusunda yol göstermek aslında.

Kaza sonrası ilk yapmanız gereken, vücudunuzda hareket etmenize engel olacak birşey olmadığından emin olmanız. Hareket edemiyorsanız, sabit durmanız ve yardımın gelmesini beklemenizi öneririm. Sonuçta, bir ton ve üzeri ağırlıkta ve hareket halinde olan metal cisimlerin çarpması ile oluşan enerji, vücudunuzda büyük bir patlamaya neden oluyor. Bununla beraber vücut üzerinde kırık, çıkık, yaralanma veya doku zedelenmesi gibi birçok acı veren şeyin görülmesi olası oluyor.

Neyseki, benim ilk kaza tecrübemde bu gibi vak-alar iki taraf için de gerçekleşmedi. Eğer sizde de aynı durum gerçekleşmişse, aracın dörtlü lambalarınızı yakmanız ve arkadan gelebilecek araçların kaza yerine daha dikkatli gelmelerini sağlamanız gerekiyor.

Kaza yapan iki tarafın sağlık durumu kontrol edildikten ve bir sorun olmadığından emin olunduktan sonra ise, yapmanız gereken birkaç şey kalıyor. 1 Nisan 2008 tarihinden itibaren uygulamaya sokulan bir sistemin parçasısı oluyorsunuz artık. Eğer kaza yapan her iki sürücünün araç ruhsatı, sürücü belgesi ve araç sigorta belgeleri tam ise Trafik Polisi'nin aranmasına gerek kalmadan bir tutanak doldurmanız gerekiyor. Bu tutanağın iki sürücüde de kalması gerektiğinden fotokopi ile de çoğaltılabiliyor. Eğer böyle bir tutanak aracınızda yok ise şimdiden edinmenizi öneririm sizlere.
http://www.traport.com.tr/ymh_kaza_tespit_tn_28_12_2007_s_2007_27.php adresinden, tutanak örneğine ulaşmanız mümkün.
Bu belgenin doldurulması sırasında ise bir fotoğraf makinası ile kaza sonrası araçların durumu ve konumu belgelenmek zorunda. O yüzden, aracınızda bir makina veya cep telefonunuzun fotoğraf çekebilme özelliğinin olmasını öneririm. Bu fotoğraflar sigorta şirketleri tarafından inceleneceği için, hasar ödemelerinin yapılmasında büyük bir faktör oynuyor aslında.
Tutanak doldurulduktan, fotoğraflar çekildikten sonra artık işiniz servisinize veya sanayide sigorta şirketiniz ile anlaşmalı bir atölye bulmanıza kalıyor.
İşte bu kadar basit...

Kazasız günler diler, bu bilgileri aklınızın bir köşesinde tutmanızı öneririm.

Fotoğraf: Mahmut Baytemir

11 Ağustos 2008 Pazartesi

-sensiz olmasa bu stüdyo-



Evde geçireceğim ilk sensiz gece bu gece..Nasıl olacak bilmiyorum;ama seni hatırlatacak birçok şeyle yetinmeye calışıyorum yatak odasında.Fotoğraflar, mum ışığı ve müzik ile tamamlamaya çalışıyorum odanın sensizliğini, sessizliğini.
Çıplağım ve mumların olduğu taraftan bir sıcaklık geliyor. Sanki o taraftan fısıldıyorsun bana "Uyudun mu?" diye. Nefesim derin ve sık; çünkü aklımdasın. Sanki sen varmışsın gibi yanımda, heyecanlıyım ve kendimi ben hissediyorum yanındaykenki gibi.Huzurluyum ve cevap veriyorum aynı kısık sesle "Hayır, uyumadım. Seni düşünüyorum..".
Değişik birşey sensizliğinde seninle olmak bu odada. Sarılamadan, koklayamadan hayalinle uzanmak ve bunları yazıya dökmek.. Yaşamadığım, tecrübe edinmediğim duygularla büyüyorum seninle sanırım. Senden alıntılar yaparak yaşıyorum, yazıya dökebiliyorum düşündüklerimi artık, en azından deniyorum tıpkı senin de yaptığın gibi.
Seni tekrar tekrar anlamak ve senden birşeyler öğrenmek istiyorum sürekli. Seni yaşamak istiyorum ayrıldığımız o son gece de, dün de , bu gecede de.Ama, işte yanımda değilsin şuan, yalnızım bu evde..
Yarın nerde olacaksın peki? Soruyorum cevap vermiyorsun, ulaşamıyorum sana. Belki de sıkıldın artık benden, bana birşeyler öğretmekten. Belki de beni düşündüğünden ve daha fazla kendine bağlatmak istemediğinden..Bilmiyorum, söylemiyorsun..

fotograf : Ozan Yavuz Baytemir
model : "o"

9 Ağustos 2008 Cumartesi

-başkentte maganda dehşetine tanık olmak-



Evet, sonunda ben de tanık oldum böyle insanların varlığına.. Televizyonda haber bültenlerinde izleyip de "nereye gidiyoruz biz?" dediğimiz o insan kılıklı hayvanlara ben de tanık oldum. Hem de büyük bir üzüntüyle..




Olayı kısaca izah ediyim:

Evime dönmek üzere Meşrutiyet Köprüsünün ilerisinden geçmek üzere iken, bir bayanın yardım çığlıklarına tepkisiz kalmayarak, arkadaşımla olay yerine koştuk. Sigaralarını tüttüre tüttüre içen ve olayı bir film izliyormuşcasına izleyen insanların aksine, yardım bekleyen ve ağlayan bir bayan ve erkek arkadaşını döven 2 adamı engellemeye çalıştık. Ne varki, bir tanesi silah çekmiş ve nerden geldiğini anlamadığım bir bira şişesini adamın başında kırmaya çalışmıştı. Bayan, üzerine atlayıp, şişenin kendi belinde kırılmasına neden olmuş ve yere yığılarak erkek arkadaşını bırakmaları için yalvarmıştı. Her ne kadar gözü dönmüş bu magandaları, hayvani iç güdülerinden uzaklaştırmaya ve ellerinden çocuğu almaya çalışsak da birkaç küfür edip, kendilerini başkentin efendisi olduklarına inandırdıkdıktan sonra bordo renkli mercedes marka araba ile uzaklaştılar.


Bu durum üzerine polis arandı ve 2 genç yalnız bırakılarak olay yerinden maalesef ayrılmak zorunda kaldık ( bunu utanarak sölüyorum!) Olayı kendime yedirememenin üzüntüsü içinde eve geldim ve bu ve bunun gibi adamları deşifre etmemiz gerektiğine inanarak emniyet müdürlüğüne internet üzerinden şu mesajı attım:


İyi günler,03.08.2008 pazar günü saat 22:00 sularında Meşrutiyet köprüsünün ilerisindeki HSBC bankasının önünde genç bir çifte silah çekip, vücutlarında şişe kırıldığını; olaya müdahale etmemize rağmen suçluların bordo renkli 06 DD *** plakalı Mercedes marka otomobille kaçtıklarını bildirmek isterim.Türkiye Cumhuriyetinin başkentinde ve bu başkentin merkezinde bu gibi olayların olmasına alışık olmak istemediğimizi belirtir, gereğinin yapılmasını tüm gönlümce isterim.Not: Üzülerek de belirtmeliyim ki civardaki taksicilerin kendi aralarında konuştuklarına göre, olay yerinden uzaklaşan aracın sürücüsü bir polis memuruymuş. Emniyetten sorumlu olması gereken ama böyle magandalık yapan insanları aranızda görmek istemiyoruz.İyi mesailer dilerim, saygılarımla.


Umarım bu insan kılıklı mahluklara gerekli ders verilir.Verilmezse de ilerde yetkim olup, iç işleri bakanı olabilirsem eğer, bu gibi olaylara yeltenmelerini önleyecek cezalarla halkın yanında olacağım.Sizler de bu tip insanları deşifre edin lütfen..


fotoğraf: Ozan Yavuz Baytemir





***ilgililere plaka numarası verilmiştir.

-bira evi, nedjima-



canın sıkılıyor..odandasın.sanki bir boşlukta hissediyosun kendini..yapayalnızsın..aslında bir sürü arkadaşın var okulda, mahallede, msn de veya başka bir yerde.. ama sen kalabalığın içinde yalnızsın..ya da öyle hissediyosun.yalnızlığını paylaşacak, sana hoş sohbet olacak birini arıyosun..paran yok ama, gidicek fazla bir yerin de yok..birden biri çıkıveriyor ve aklında bir mekan, nedjimayla..kendini, arkadaşınla nedjimada buluyorsun bir anda..sımsıcak bir ortam, kaliteli müziği var.. biras dağınık duruyor ama biliyosun ki dağınıklığın içinde de bir düzen var.. tarzı bu aslında mekanın.. ne istersin ki güsel hizmet, ucuz bira ve tabiki müthiş bir sohbetten sonra.. saat ilerliyor, hesap kabarıyor.. ama biliyorsun ki fazla bi şey tutmıycak, gönlünü ferah tut.. düşünme hatta bunu, geçirdiğin saatlerin kıymetini bil, bunu unutma diosun sadece.. çıkıyosun dışarı, ankaranın soğuk havası yüzüne vuruyor bir anda..sanki sabah suratına somsoğuk suyu çırpı yeni bir güne hazırlanır gibi.. mekan da öyle zaten.. seni yeniliyor..artık yalnız hissetmiyosun, değerlisin; ve yepyeni günlere daha bir hazırsın sanki..uzun sohbetler, ucuz bira ve güsel anılarla ayrılmak için güzel bir mekan..herkese öneririm .
fotograf: Ozan Yavuz Baytemir

-dedem-


Bir çoğumuzun yitirdiği, belki azımızın hala sahip olduğu, ailemizin en değerli kişilerinin başında gelenlerdir dedeler.. masallarda, rüyalarda ya bir akıl verir, ya piyangodan büyük ikramiye çıkıcak bu sefer diye bizi ümitlendirir ya da güsel hikayeleriyle bizlere bi şeyler katar hep..ama her zaman olumludur, pozitiftir ve her zaman sıcacıktır dedeler..
benim dedem de öle işte.. ak sakallı değil ama ak saçlı, tertemiz yürekli, mis kokulu, babacan bir adamdır. yaşadıklarındn dersler çıkarmış, tecrübe edinmiş ve bu tecrübelerini her aile toplantısında, usanmadan, sıkılmadan ,yaşlılıktan elleri titreyerek de olsa içindeki o genç ruhuyla biz torunlarına anlatmak için çırpınan o güsel insandır dedem..
işte bu bayramda dedemi pozladım sürekli.. ellerini,gülüşünü,kazağını,mimiklerini ve bu emektar gözlüğünü yakalamaya çalıştım hep.. o değerli şeyleri, dedemi dedem yapan, kimsede olmayan,onu özel yapan şeyleri..
kimbilir ne kadar daha beraber olcaz dedeciğim seninle..
bugunkü sabrın,hoşsohbetin ve verdiğin dersler için çok teşekkür ederim..Allah'ım sana uzun, sağlıklı ve bizli bir ömür versin.
seni seviyorum

fotoğraf: Ozan Yavuz Baytemir
model: dedem

8 Ağustos 2008 Cuma

-pinokyo kadar olamamak-




Pinokyo..Hani şu çocuk romanlarında karşımıza çıkan, küçük bir çocuğa dönüşen kukla.

İtalyan yazar Carlo Collodi'nin yarattığı kahraman; ama biraz yaramaz, tembel ve bazen de yalan söyleyen bir kahraman bizim Pinokyo. Üstelik burnu da büyüyor yalan sölediği her an.

Keşke bizim gerçek dünyamızda da böyle olsa herşey. Herkes Pinokyo olabilse, yalan sölediği an otomatik bir mekanizma girse devreye, utandırsa, bir daha söyletmese.

Aslına bakarsanız, bazılarımızın yanakları kızarır, elleri titrer, kekeler, gözü kaçar yalan söleyince. İşte Pinokyodur bu gibiler burnu uzamasa da, tahtadan yapılmış olmasa da.

Peki ya diğerleri..?

Gözüne baka baka nasıl yalan söyleyebilir ve söylediğinin arkasında olup, zeytinyağı gibi üste çıkabilir ki bir insan? Bunları yaparken de hiç utanmaz, sıkılmaz, pişmanlık duymayabilir? İnsan olabilmek için inandığı şeye yalvaran Pinokyo kadar olamayabilir?

Bugün de böle birine rastladım ve sölediklerinin yalan olduğunu yüzüne söleyemeyecek kadar da utandım kendi kendime. Öyle uzaktan seyrettim sadece ve yıllar içinde doğru ve dürüst olmanın erdemini anlamamış koca kadın ile daha 2.5 yaşındaki kuzenimi düşündüm. Keşke insanlar hep çocuk kalabilse diye geçirdim sonra da. Fiziksel , düşünme kapasitesi olarak değil tabi. Yalan söylemenin ne olduğunu bilmeden, öğrenmeden, her zaman "Kral çıplak" diyebilen bireyler olarak kalabilseler hep. Gördükleri, bildikleri üzerine başkalarını aldatmak için tasarlanmış, belli bir amaca yönelik sözlerin arkasında olmasalar.


fotograf: Ozan Yavuz Baytemir

model: Işıl